Çingeneler; Tarihsiz Bir Halkın Tarihi
Derler ki tarihi olan halkların tarihi, sınıf mücadelesinin tarihidir. Aynı ölçüde doğru olarak söylenebilir ki; tarihi olmayan halkların tarihi de devlete karşı mücadelenin tarihidir.
—Pierre Clastres, Devlete Karşı Toplum
Çingene insanın tabiata en yakın kalan güzel bir cinsidir. Zannedilir ki bu tunç yüzlü ve fağfur[1] dişli kır sakinleri, insan şekline dönüşmüş birtakım neşeli yeşil ağaçlardır. Çingene bizzat bahardır. Çocukluğumda gördüğüm baharlardan bugün hatırımda kalan hayal; yeşil, kırmızı, sarı şalvarlar giymiş, şarkı söyleyen ve el çırpan bir alay genç kız içinde tahta zurnasını çalıp bu müziğin vahşi kahkahaları andıran yankılarıyla yeşil vadileri uzun uzun inleten genç bir çingenedir.
—Ahmet Haşim, Bize Göre
Çingenelerin tarihi, direnişin tarihidir; yerleşik uygarlıkların dikte ettiği akla karşıdır. John Zerzan’ın belirttiği üzere, uygarlık esasında doğaya ve insana dair her şeyin tahakküm altına sokulmasıdır. Zerzan, “tarih öncesi” dönemdeki insanların -yani kadını ve doğayı evcilleştirmemiş anaerkil avcı-toplayıcıların- hiyerarşiden, örgütlü şiddetten ve mülkiyetten arındırılmış; doğa ile uyum içinde ve “doğal anarşi” denebilecek bir özgürlük halinde yaşadıklarını vurgular. Devamındaysa insanlığın “cennetten kovuluşunu”, tarım devrimine ve “evcilleştirmeye”[2] bağlamaktadır. Evcilleştirme, sadece bitki ve hayvanların tahakküm altına sokulması değil; insanın -özellikle de kadının- doğadan hatta yaşamdan koparılması, eve[3] ve yerleşik düzene hapsedilmesidir. Çingeneler ise; tarım ve sanayi devrimleriyle hakimiyetini tüm dünyaya yaymış olan bu “evcilleştirici” uygarlık içinde, Zerzan’ın özlem duyduğu o ilkel özgürlüğün, yabanıllığın yani altın çağ insanının- ısrarlı devamı gibidirler.
Ali Artun’un (2022) Eros ve Sanat’ta Georges Bataille üzerinden yaptığı okumaya göre:
İnsan, çalışarak ve çalışma araçlarını üreterek hayvanlardan ayrılmış; insan olmuştur (homo faber[4]). Böylece bütün hayatını -var oluşun mecburiyeti uyarınca- gündelik, faydalı, işlevsel ve akıllı uğraşlara adamıştır. Ancak çalışmanın, faydanın ve aklın karşısında duran; oyunla, hazla, hayalle ve erotizmle ilişkili biçimde başka bir insan da (homo ludens[5]) her zaman var olmuştur. İnsanlık için ölüm kadar gerçek ve bir o kadar da ölümle bağlantılı olan homo ludens, uygarlık üzerindeki çatlaklardır, altın çağın izleridir. Ahmet Haşim ise Çingeneleri “insanın tabiata en yakın kalan cinsi” ve “bizzat bahar” olarak tanımlamıştır. Bu da muhakkak ki homo ludens’in neşeli, erotik, ve doğayla uyumlu yanını temsil etmelerinden ötürüdür.
Çingenelerin tarihi, yazılı belgelerden ziyade ancak dil çalışmalarıyla çözümlenebilmektedir. Kendilerine “insan” anlamındaki “Rom” adını veren bu halkın kökeni hala tam anlamıyla aydınlatılamamıştır. 1783’te H.M.G Grellmann, Çingene dili ile Sanskritçe arasındaki kökensel bağ sebebiyle bu halkın Kuzeybatı Hindistan topraklarından göç ettiğini ortaya koymuştur. Dil çalışmaları, Hindistan’dan çıkışın M.S 5. ile 11. yüzyıllar arasında gerçekleştiğini; dillerindeki Farsça, Ermenice ve Yunanca kelime yoğunluklarının ise bu halkın göç rotasının İran ve Anadolu üzerinden Bizans’a, oradan da Avrupa’ya uzandığını göstermektedir.
Küçük Mısır Masalı ve Kutsal Hac Yalanı:
Avrupa topraklarına 15. yüzyılın başlarında büyük gruplar halinde giren Çingeneler, yerleşik topluluklar üzerinde korku ve merak uyandırmışlardı. Henriette Asséo’nun aktardığına göre; bu gruplar kendilerini Papa tarafından cezalandırılmış bir topluluk olarak tanıtmıştı. Yine grubun iddialarına göre Papa, dinden döndükleri için kendilerine on yedi yıl boyunca “yatakta uyumadan” dünyayı dolaşma cezası vermiş. Tövbekar hacılar, aynı zamanda kendilerinin Küçük Mısır adlı uyduruk bir kentten geldiklerini de söylemişlerdi. Üstelik aralarında Küçük Mısır kontları ve dükleri de vardır; bu soylular doğrudan Papa’ya veya İmparatora ait olduğu iddia edilen imtiyaz mektupları da taşırlar; “Küçük Mısır Kontu Andreu’nün arkadaşlarıyla birlikte dolaşmasına ve güven içinde her şeyden yararlanmasına” izin veren, kendilerine erzak ve para yardımı sağlayan dokunulmazlık mektuplarıdır bunlar.
“Mısır’dan gelen tövbekarlar” masalı, onların İngilizcede “Gypsy”, İspanyolcada “Gitano” ve Fransızcada “Gitans” gibi isimlerle anılmalarına sebep olmuştur. Ancak bu sahte hacı kimliği zamanla aşınmış, 16. yüzyıldan itibaren kendilerine “serseri”, “casus” ve “büyücü” damgası vurulmuştur.
Atsingani’den Bohemyalı’ya:
Çingenelerin isimleri, yerleşik düzenin onlara bakışını da belli eder. Bizans döneminde, “dokunulmazlar” veya “sihirbazlar” anlamına gelen “Atsingani” kelimesi, zamanla bu halk için de kullanılmış. Anadolu’da ise “Çingene” ya da -bu kelimenin aşağılayıcı bir ifade taşıdığı gerekçe gösterilerek- “Roman” denmiş. Bazı bölgelerde aslında tasavvufî bir anlam taşıyan “abdal” ile eş anlamlı kullanılmıştır. Hatta İç Anadolu bölgesinde müzik, dans gibi meşguliyetleri sebebiyle abdallara da Çingene isnadı yapıldığı gözükmektedir. Çingeneler’in eski zamanlardan beri İran’da çingâne (Kûlî ve Lûlî) adıyla bilindikleri ifade edilir. Bazı araştırmacılar bunun “müzisyen, rakkas” anlamındaki Farsça bir kelimenin çoğulu olduğunu iddia etmektedir.
Fransa’ya ise 1427 yılında gelen grup, Bohemyalılar (Bohémiens) olarak etiketlenmiştir.
Bunun sebebi, yanlarında taşıdıkları Bohemya Kralından alınmış pasaportlardır. Bu terim, zamanla 19. yüzyılda yerleşik burjuva ahlakını reddeden sanatçı ve entelektüel yaşam biçimini tanımlamak için kullanılacaktır -Bohem-.
Osmanlı ve İstanbul Çingeneleri:
Osman Cemal Kaygılı’nın romanında belirttiği üzere (2022); Çingeneler, gittikleri her ülkedeki dilden beslenerek kendi dilleri olan “Romanes”i zenginleştirmiştir. Kaygılı, İstanbul Çingenelerinin dilinde Farsçadan Rumcaya, İngilizceden İtalyancaya kadar yetmiş iki buçuk milletin kelimesinin bulunduğunu ancak yine de onların kendilerine özgü kimliği koruduklarını vurgulamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda ise Çingeneler, Avrupa’dakinden farklı olarak daha entegre bir yapı sergilemişlerdir. Fatih ve Kanuni dönemlerinde, Rumeli’de “Çingene Sancağı” adıyla idari bir birim oluşturulmuş, vergiye ve yasal düzenlemelere tabi tutulmuşlardır. İstanbul’un Sulukule ve Ayvansaray gibi semtlerinde yerleşik hayata geçen ve müzik ile uğraşan şehirli Çingeneler ile kırsalda dolaşan göçebe Çingeneler arasında sınıf farkı oluşmuştur. Şehirli Çingeneler, göçebeleri “yabani” bulmuş; göçebeler ise özgürlüklerinden taviz vermemekte direnmiştir.
Çingenelerin bu yolculukları, devlet ve yerleşik uygarlık sınırları içerisinde var olma mücadelesidir. Yeri geldiğinde kralları bile şahane düzenbazlıklarla kandırmışlardır. Zerzan’ın uygarlığı tahakkümün bileşeni olarak eleştirdiği noktada, Çingeneler bu tahakküm araçlarını reddedecek bir pratikle yaşamlarını sürdürürler. Onların tarihi; kralların veya savaşların değil, yersiz yurtsuzluğun ve özgürlüğün tarihidir, şimdiki zamanın tarihidir. Kendi Romanes dillerinde “okumak” veya “yazmak” kelimelerinin olmaması yazılı bir tarih anlatımına önem vermemeleriyle de bağlantılıdır. Zamana ya da daha doğrusu geçmişe ait duyarlılıklarının pek olmadığı söylenmektedir. Aynı zamanda dillerinde sessizliğe, vazifeye, memlekete hatta kıskançlığa da yer yoktur. Bunlar çingenelerin okuryazarlık oranının düşüklüğünü, yüksek sesle konuşmalarını ve neden “ahlâksızlıkla” suçlandıklarını açıklamaktadır. Çingeneler, toprağa bağlı olmadıkları kadar ataerkinin kadın üstünde kurduğu mülkiyeti de uygarlık düzeyinde kabullenmemiştir; hatta zaman anlayışına da uymakla mükellef görmemektedirler kendilerini. Romanesin ilginç bir diğer özelliğiyse anlamdan çok duygulara dair bir iletişim kurmasıdır. Bir konuda cevap almak için sormanın pek de doğru bir yol olmadığını düşünürler. Hatta yalancı oldukları önyargısı da bundan kaynaklanır. Kendilerine yaklaşan meraklı insanları bile isteye yanlış bilgilendirmek köklü bir Çingene geleneğidir.
Çingenelerde bir diğer ilginç konu ise birbirlerinden dahi sakladıkları belki de tek şeyin çocuklarının gerçek adı olmasıdır. Çocuğun gerçek adı, annesi tarafından kulağına fısıldanır; anne bunu partnerine dahi söylemek zorunda değildir. Bunun sebebi gerçek ismin ne kadar az kişi tarafından bilinirse o kadar iyi olacağıdır. İnançlarına göre isim güç demektir, gerçek ismin bilinmesi korunmasızlık demektir. Belki de kendilerine “Rom” demeleri bu nedenledir.
Ötekileştirilme, Zulüm ve İnanç:
Yüzyıllardır yerleşik toplumlar, kendi düzenlerine uymadıkları sebebiyle Çingeneleri tehdit olarak görmüşlerdir. Avrupada şeytani olarak nitelendirilip Kilise tarafından dışlanmışlar, falcılık ve büyücülükle suçlanmışlardır. II. Dünya Savaşı’nda Naziler tarafından toplama kamplarında canice katledilmelerine rağmen Batı uygarlığı belleğine pek de kaydetmemiştir bu acıları. Uygarlık, modern çağda bile Çingene realitesini kabul edememiştir. Gerçi yerleşik düzenlerin aterkil ve saldırgan doğası düşünülecek olursa pek de şaşırmamak gerekir; farklılığın, özgürlüğün, insan oluşun ve yaşamın karşısındaki en büyük düşmandan Bahara, yaşam dolu bir halka hoşgörü beklenemezdi. Nefret temelli düzenden sevgi beklemek olurdu bu.
İnanç sistemleri de yerleşik kalıplara pek sığmaz. Genellikle bulundukları toprakların dinini benimser gibi görünseler de kendi içlerinde hala “marhime” inancını devam ettirirler. Temizlik, akan suyun kutsallığı, doğurganlık ve erotizm üzerine kuruludur bu kavram. Artun’un bahsettiği şekilde, doğa yasalarıyla iç içe ve henüz rasyonelleşmemiş kutsallığın, o ilkel erotizmin korunduğu bir inançtır.
Kusturica Sineması:
“Kusturica’nın karakterleri genellikle iktidardan yoksun olanlardır. Her birinin güce sahip olma olasılıklarıyla sınanmasını da anlatır. Güce sahip olduğunda başka birine dönüşen insanlar, ihanete yalana batan dostluklar, yoldaşlıklar, aşklar...” (“Hayallerini yitiren çingene”; Banu Bülbül)
Kusturica filmleri, Yugoslav Savaşları döneminde çekilirken dahi acıdan kaçış için bir sığınak niteliği taşır. Savaşın, ölümün ve yıkılan umutların acısı onun filmlerinde büyülü bir şölene dönüşür. Uçan Çingeneler, dirilen ölüler, büyücü nineler...
Kusturica filmlerindeki bir diğer büyüsel öğede müzikleridir. Perhan’ın kirlenen aşkıyla rastladığımız acı; kendini en çok bir Çingene orkestrasının ortasında şahane bir şarkı eşliğinde delicesine dans ederken göstermiştir; insan ruhunun en perişan halidir ekrana yansıyan.
Kustirica’dan Çingeneler Zamanı (1998), Çingene dilinde çekilen ilk film olmasıyla da çok kıymetlidir. Filmdeki Perhan karakteri, Zerzan’ın uygarlık eleştirisini birebir yansıtmaktadır. Film başında ninesinin kuzusu olarak tanıdığımız, hindisiyle konuşan ve aşkıyla yaşayan Perhan; şehre gelişiyle kirlenir. Sevdiği kadınla evlenebilmek ve kardeşini iyileştirebilmek için geldiği uygarlığın, kapitalizmin merkezinde yalan söylemeyi öğrenir, güvensizliği öğrenir; kardeşini unutur, sevgilisineyse inanmaz. İlkel saflığıyla ninesinin biricik kuzusu gitmiş yerine açgözlü ve kibirli bir uygar gelmiştir. Filmin sonunda Perhan’ın ölüm anında bulutlarda en yakın arkadaşı olan hindiyi görmesi, masumiyetine tekrar kavuşmasını simgeler. Perhan, uygarlığın kirinden ancak ölümüyle arınabilmiştir, ölümü onun “en-kendi-olduğu”dur.