Sanayileşme Sonrası Hayatın Aşırı Kısaltılmış Tarihi
“Birbirleriyle tanıştırıldıklarında erkek, beğenilmek umuduyla bir nükte yaptı. Kadın, beğenilmek umuduyla çok güldü. Sonra her biri tek başına, yüzlerindeki aynı buruklukla dümdüz ileri bakarak evlerine sürdüler.
Onları tanıştıran adam ikisini de pek sevmiyordu ama ilişkilerini her daim iyi tutmak için telaşlı olduğundan seviyormuş gibi davranıyordu. İnsan hiç bilemiyor işte, değil mi değil mi değil mi.”
Diye başlıyor David Foster Wallace’ın “Brief Interviews with Hideous Men” kitabı. Bir şeyin tarihine göre çok kısa bir metin ama zaten Wallace aksini söz vermiyor. Aşırı kısaltılmış bir tarih bu yazı. Yalnız bu bir şaka değil, ne başlığıyla ne de içeriğiyle. Sanayileşme sonrası hayat öyle bir tekdüzeliğe inmiş ki gerçek hayatta var olabilecek bir kesit yaşamın tamamını örneklendiriyor. Bu tekdüzelikte kaybolmuş, atlanılmış bir detay yok çünkü baştan hayat bu unsurları artık barındırmıyor bile. Hepimiz bu hikayede kendimizi görebiliriz, hepimiz birden fazla kez bu durumda kalmışızdır. Zaten aksi mümkün değil. Yaşamak, artık, herkesin hayatını yaşamak. Bunu bilmek ise hayata karşı yabancılaşma hissimizi azaltıyor. Bir bilge yazarın da dediği gibi: “Hayatı özdeşleşebilir kılmak hayatı katlanılabilir kılmaktır… Herkes, Rupi Kaur’da kendinden bir şey bulabiliyor diye Rupi Kaur vurulmalıdır.”. Özdeşleşebilirlik ne kadar içimizi ısıtsa da, görülmek ne kadar bizi hayatta hissettirse de bu gibi sahte putlara gönül bağlamamalıyız. Simone Weil, bu putun adını Büyük Canavar koyar. Kendini boşaltmaya razı olmayan ruh içindeki boşluğu bu göreliliklerle doldurur ve bunların en tehlikelisi sosyal bakış ve onaydır. Günah, ilk olarak görülme susuzluğundan doğar ve sosyal beğeniyi ummak bu susuzluğun en sanayi devrimi sonrası halidir.
Metne bakarsak birbirini daha önce hiç tanımamış bir beyefendi ve hanımefendinin sosyal interaksiyonunu anlatmaktadır. Bu tanışılmamış beyefendi kendinden bir şey sunmaz. Beğenilmek umuduyla bir şaka yapar. Hanımefendi ise aynı şekilde kendinden bir şey sunmaz, sadece beğenilmek umuduyla çokça güler. Davranışlarında, kendilerine ait her şey noksandır, beğenilme arzusu hariç. Davranışları samimiyetsiz bir performans değildir ama. GERÇEKTEN BEĞENİLMEK İSTİYOR BU İNSANLAR. Fakat arzuları o kadar ruhsuzlaşmış ki performans ve samimiyet bir gibi gözüküyor. Bu sanayi sonrası toplumun kondisyonudur. Sanki iki insanın tanışması değil de bir kodun iki kez başlatılmasını izliyormuşuz gibi. Bu arzu ise işlevi tamamen karşı tarafa bağlı olduğundan bireyde kendine has hiçbir unsur bırakmaz. Beğenilmek umuduyla kendimizi bitiririz ve günün sonunda kendimize kurduğumuz duvarların esiriyizdir. Kendimiz’deki “Ben”i oluşturan mutlak, sadece ve sadece bizim olan ve onun üzerinden birey olabildiğimiz şeyi hiç etmişizdir. “Her yenilgisi bir sonraki isteklerini sezip ve karşılamak zorunda oluşumuzun yeni çaresizlikler doğurduğu, başlamadan başarısızlığa mahkum roller oynarız.”
Sonrasında iki taraf da evlerine dönmek için arabalarına atlarlar. Arabada, sanayi devrimi sonrası toplumda insanın herkesin içinde en yalnız olabileceği düzlemde, bile herkes için takındıkları yüz süregelmektedir. Hala buruktur. Bütün amacı bağlanmak olan bir eylemden sonra yalnız başlarınalar. Kimse orada olmasa bile kaçınmak istedikleri bir göz varmışçasına bakışları dümdüz ileri. Aynı oldukları için birbirlerine erişemeyen insanların trajedisi bu. Aynalar birbirlerine dokunamaz. İkisi de beğenilmek istiyordu fakat bu yoldaki araçları bunu imkansız kıldı. Wallace’ın Infinite Jest’inde Charles Tavis karakterinin çocukluğu buna bir örnek: Öz-bilinçli olmayı beğeni için kullanmak, beğenilecek şeyin kişi değil de performans olduğunun bir garantisidir.
Sonraki paragrafta üçüncü kişi sahneye girer ve gerçekten de üçüncü partidir, iki karakterin birleştiği insandır. İkisini sevmese de sosyal ilişkilerini iyi tutmak için onları seviyormuş gibi davranır. Onları bir sermaye olarak görür, gelecekte varlık getirebilecek bir alet. Sanayi devrimi sonrası hayatın asıl örneğidir bu karakter. Diğerleri en azından ne kadar umutsuz bir vaka olsa da birbirlerinden insansı bir şey istiyordu. Üçüncü parti, bu tüzel kişilik yalnızca seçenek istiyor. Tüm sosyal hayatı bir portfolyo. Bu yüzden de en acınası karakter.
Hikaye bir soruyla bitiyor- daha doğrusu üç teyit soru kalıbıyla. değil mi değil mi değil mi. Nokta. Normalde olumlama bekleyen bir soru fakat cümlede cevaplayacak hiç kimse yok. Üstüne soru işaretinin olmaması zaten baştan cevaplanmaması gereken bir ifade olduğunu ima ediyor. İçinde merak kalmamış bir ifade, bozuk plak gibi üç defa tekrar ediyor. Tekrar ediyor çünkü ikna olamamış. İçinde mantık bulabilseydi bir kere söylemek yeterdi. Baştan itibaren makineleşmiş bir dünyayı anlatan yazı sonunda kendisi makineye bağlanıyor. Bunu okuyan okuyucu bozuk programı bir kez daha çalıştırıyor.