Çarmıha Haset
Çarmıhtaki İsa, Tanrı’nın yeryüzündeki varlığının bir temsilidir, evrenin nasıl işlediğini anlatır. Dünyanın var olması, kendinden pay bırakmış olan Tanrı sayesinde gerçekleşir. Tanrı’nın yaratımı bir geri çekilmedir. Tanrı çekilip bize yer açmıştır ki biz var olabilelim; ki biz yalnızca o boşlukta yer alabiliriz. İsa, haçın ortasında geriliyken bu boşluğun en ortasındaydı, Tanrı’ya en uzak noktadaydı. “Tanrım, beni niye terk ettin?” diye ağlamıştı Tanrı’nın kendisi olan ama kendinden ayrı kalmış İsa. Ama bu ağlama çarmıhın anlamı değildir, bu çığlıktaki kopmayan şeydir. İsa, hissettiği yokluğun içinde bile hala Tanrı’ya dönük kalır böylece mümkün olan en büyük mesafe, en büyük bağa dönüşür. Yan yana olan iki hapishane hücresinde kalan insanların duvara tıklatarak iletişim sağlaması gibi; onları en çok ayıran şey bir o kadar da bağlar. İki uç arasında kalmış var oluş bir telin gerilmesindeki titreşim gibi armoniye dönüşür. Yaşadığı büyük acının içinde, yaratılmış olan o boşlukta İsa, Tanrı’yı en şiddetli bir şekilde hisseder, ıstırap sevgiye dönüşür.
O nokta, Simone Weil’in düşüncesinde yaratılanla Tanrı arasındaki en tepe temas noktasıdır. Bu yüzden Weil, Peder Perrin’e yazdığı bir mektupta “Ne zaman İsa’nın çarmıha gerilmesini düşünürsem haset günahını işliyorum.” der ve kendi deyimiyle en alçak dürtülere yenik düşer. Buradaki kıskançlığın hedefini acı çekmek olarak düşünmek olayı tamamen yanlış anlamak olur. Weil’in hasedinin nesnesi Tanrı’ya yakınlıktır, bu en yakınlık en büyük acıyı gerektirse bile. Tanrı’nın yokluğunu yaşarken ona dönük kalmak, uzak Güneş’ten beslenen bir klorofilin ışığı sevgiye çevirmesi gibi.