Sylvia Plath’ın Günlüklerinden 15 Haziran, 1951.
15 Haziran, 1951
Rüzgar yağmaya başladı tekrardan, fazlasıyla büyük yaprakların üstüne, ve bitkilerin damarların üstüne çarpıp akıyor. Yağmur taraf tutmasa da, yağmur kişisel olmasa da benim için korkunç ve nostaljik bir ses. Evin sakin havası; sıcak, durgun insan eti ve soğan gibi kokuyor ve ben oturup kalorifere yaslanıyorum, demir kaburgaları omuzlarıma batıyor. Odamdayım tekrardan bir süre, ve hayatın nasıl hızlı hızlı ve devamlı aktığını, değiştiğini ve birinin nasıl hep vedalaştığını, bir yerlere gittiğini, insanlarla görüştüğünü, ve bir şeyler yaptığını düşünürken yakalıyorum kendimi. Yalnızca yağmurda, yalnızca yağmur yağdığında ve senin küçük yaşam alanını kısıtladığında, yalnızca pencerenin başına oturup dinlediğinde, soğuk hava nazikçe ensenden estiğinde, yalnızca o zaman düşünüp durup hasta gibi hissedersin. Kaygan küçük solucanlar gibi ellerinden hayatın kaydığını hissediyorsun ve 18 yıllık hayatın boyunca neler elde ettiğini düşünüyorsun ve zorlukla ve odakla bir günü; güneşin, mavi gökyüzünün ve deniz kenarında sulu boya yapılan bir günü geri getirebileceğini düşünüyorsun. O günü gerçek yapan duyusal gözlemleri hatırlayabiliyorsun ve kendini geçmişe dönüp o günleri ve saatleri kısa bir süre içinde tekrar yaşayabilceğine dair kandırabilirsin.
Ama olmaz, zamanın akışının peşine düşmek düşündüğünden daha zor ve şimdiki zaman ise yaslı aramalarla bitip geçiyor. Gündüzlerinin ve gecelerinin filmleri bir daha oynanmamak üzere içine sıkıca sarılmış ve ara sıra gördüğün kısa kesitler sanki düşen karlar gibi soluk, bulanık ve gerçek dışı. Şimdi korkmaya başlıyorsun. Tanrıya veya ölümden sonra bir yaşama inanmıyorsun o yüzden var olmayan ruhun yükseldiğinde şeker ve tatlılar umamazsın. İnanıyorsun ki var olan ne varsa insandan gelmeli ve insan da iyi anlarında gerçekten yaratıcı, gerçekten olgun ve ferasetli; kaç yıl oldu şimdi? Kaç bin yıl? Ama bu özelleşme döneminde, sonsuz çeşitten, sayısız seçimlerden kendine kutudan ne çekiyorsun? Kedilerin dokuz canı var derler. Senin ise bir; var oluşunun bu ince önemsiz ipliğinde bir yerde ben, sen veya “Sylvia” diye yazılan bu bireyin sonunu heceleyen kara bir düğüm, kan pıhtısı, durmuş bir kalp var. Bu yüzden merak ediyorsun nasıl davranılmalı, nasıl olunmalı – ve değerler ve tavırlar hakkında düşünüyorsun. Görelelik ve umutsuzlukta, bombaların tekrar düşmeye başlamasını beklerken, kanın gözlerinin önünde akıp gitmesini beklerken hızlı hasta bir korkuyla dünyaya, çimenin tohumlarına ve hayata nasıl tutunacağını merak ediyorsun. 18 yılın hakkında kendi kapasitene ve sana gelen fırsatlara göre iyi yaptığını inatçı kararlılıkta sekip düşünüyorsun. Kendine engeller kurup onları incinmiş veya incinmemiş bilekle atlamaya devam etmenin gücünün sende olup olmadığını merak ediyorsun. Tekar duraklama, 18 yılında ne elde ettin? Ve elde ettiklerinin de tutulamayacağını ve onların da çürüyüp kaba tenli ölüm bulaşmış parmaklarından kayıp gideceğini biliyorsun. Yani yerin altında çürüyeceksin ve diyorsun ki “E ne olmuş? Kimin umrunda ki?” ama senin umrunda ve bir şekilde “Şöyle bir kızdı…” diye başlayan 25 kelime civarında özetlenip biten yalnızca bir hayat yaşamak istemiyorsun. Yaşanabilecek kadar hayat yaşamak istiyorsun… eskilerden bir kapitalistsin… ve 18 olduğun için, hala hassas olduğun için, hala kendine inancın olmadığı için biraz küstahça, biraz çok bilgece konuşuyorsun ki hislilik, duygusallık veya feminen taktiklerle suçlanmayasın. Kendini örtüyorsun ki zaman varken hala kendine gülebilesin. Sonra tanıdığın etli ve kanlı insanları düşünüyorsun ve suçluluk içinde merak ediyorsun bu dev minik özgüven seli seni nereye götürüyor (Pragmatik yaklaşım budur --- nereye varıyorsun? Ne alıyorsun? İlkelerini ve onların değerlerini elle tutulabilir iyiliklerinden ve vasıflarına göre ölç.). Büyük ebeyvnlerine bak şimdi. Onlar hakkında ne biliyorsun? Evet, Avusturya’da doğmuşlar, “jolly” yerine “cholly” ve “when” yerine “ven” diyorlar. Deden kır saçlı, çok sakin, çok yaşlı, senin yaptığın her şeye olan sessiz ve kör hayranlığında çokça şefkatli biri. (Onun bir Country Club’da görevli olmasından kibirli ve daha çok kendini beğenmiş bir gurur duyuyorsun.) Nenen dinç, bağrı büyük ve cılız artiritli bacakları var. Güzel ekşi krema sosu pişirir ve kendi tariflerini uydurur. Çorbasını içer ve yemek kırıntılarını tabağından elbisesine düşürür. Duymakta artık zorluk çekiyor, ve saçı griye dönmeye başladı. Senin içinde bir yerde onun bir sperm hücresinin annenin rahmindeki yumurta hücresiyle birleşmesinden olagelmiş olan uzun bedeninin hücre sistemiyle iç içe geçmiş bulunan ölü baban var. Küçükken onun favorisi olduğunu hatırlıyorsun ve o akşam yemeği sonrası salonda kanepede yatarken ona sergilemek için uydurduğun dansları hatırlıyorsun. Merak ediyorsun, acaba evde yaşlı bir adamın eksikliğiyle senin bir erkek yoldaş aramanın ve konuşan, gülüşen erkek gruplarının düşük sakin sesinden aldığın zevkin bir alakası var mı. Keşke küçüklükten beri botanik, zooloji ve bilim öğretselermiş sana diye diliyorsun. Ama babanın ölü olmasıyla, annenin “beşeri bilimler” kişiliğine eğildin. Ve bazen konuşmayı kesince onun sesinin yankısını duyup korktun, sanki senin içinden konuşmuş, sanki sen tam olarak sen değilmişsin de onun izinden büyüyor ve devam ediyormuşsun gibi ve sanki onun mimikleri senin yüzünde büyüyüp saçlıyormuş gibi. (Burada huzurlu ölen insanlara bu mu oluyor diye merak ediyorsun ve düşünüyorsun - etraflarında ölümcül bir biçimde ve sonsuzca çöken etten duvarın üstüne bir şekilde yükselmişler ve onların ateşi, protoplazması ve nabızları soylarının devamında yaşayıp hayatın zincirini devam mı ettirecek…) Ve abin var, 1.90 boylarında uzun, sevilesi ve zeki. Küçükken onla kavga ederdiniz, kafasına kurşun askerler atıp buz pateninle boğazını oyardın… ve son yazdan sonra, çiftlikte çalışırken, onu sevmeye ve sırlarını açmaya ve onu bir birey olarak bilmeye başladın… ve seni küvete atmaya planladıkları gün senin yardımına koşarkenki ağzındaki beyaz korkunç bakışı hatırladın. Evet, son 18 yıldır yaşadığın insanların birkaç cümleyle ana hatlarını çizebiliyorsun… peki onların hayatlarının, umutlarının ve hayallerinin hesabını verebilir misin? Deneyebilirsin belki de, ama hepsi seninkilere benzeyecek… sonuçta hepiniz anlaşılmaz bir birliksiniz – bu karışık gerilimlerle, mantıksız sevgilerle, kanda doğmuş ve üremiş dayanışma ve sadakatle. Senin ne olduğunun sorumluluğuna sahip insanlar bunlar. Sonra öğretmenlerin var – gramer okulunun müdürü Bayan Norris; Şiiri seven ve sınıfta araba tamircisi olmaya doğmuş erkeklere bile seslice okuyan, uzun, korkunç 7.sınıf İngilizce öğretmenin Bayan Raguse var; 3 yıl üstten İngilizce dersi alan arkadaşlarınınla beraber, lise boyunca entelektüel hayatını yeşerten Bay Crockett var; Bu yıl Smith’te meşaleyi alıp seni bilmek, düşünmek, öğrenmek ve yüzyılların bilgi birikimine kafanı vurdurtmak isteyen Bayan Koffka var. Ve tuhaf bir devamlılık içinde giderek daha da yoğunlaşarak teker teker gelmiş, senin büyümüne eşlik eden kızlar var - Betsy Powley ile yazları kamp yapıp eğreltiotundan kulübe inşa etmek, Mary Ventura ile tenis oynamak ve muhabbet etmek, güzel kara saçlı Ruth Geisel, Patsy O’Neil’ın tatlı duygusallığı ve tüm bu özelliklerin sentezlendiği Marcia. Ve oğlanlar; sana 5.sınıfta güzel kızların resimlerini çizen, plaj boyunca paten süren ve bahçe çitinde gülleri olan beyaz bir evde evlenmeyi planlayan Jimmy Beal - (Küçük kız kardeşinin buz kütlelerinin üstünde yürürken boğulmasını ve onu okulda tekrardan gördüğünde beyaz, mutsuz yüzüne nasıl tepki vereceğini bilmeyişini garip bir şekilde şimdi hatırlıyorsun. Ona iyi şeyler söylemek ve ne kadar üzgün olduğundan bahsetmek istedin ama bir anda onun seninkini pekiştiren zayıflığına karşı büyüyen garip bir kızgınlık hissettin. Bu yüzden ona dilini çıkarıp yüzünü çattın. Bir daha da beraber oynamadınız.) Matbaasıyla “Sylvia John’u seviyor” yazıp bastıran, sokaklara ve okuldaki her masaya bunu dağıtan uzun ve ahmak John Stenberg. Ne kadar aldığın ilgiden heycanlanmış olsan da korkmuştun ve sana verdiği hediye tavşan ayağını ve karnavalda randevu davetini reddetmiştin. (Yıllar sonra sana verdiği ilgiden sonsuzca müteşekkür olacaktın.) Kısa akli sevdayla beraber utanç verici, kazançısz ve çirkin boş ergenlik yılların bitti ve 16 yaşında ilk defa, erkeklerle yavaş fiziksel uyanışın sonucunda bir öpücüğün hayal ettiğin kadar kötü olmadığını öğrendin. Yani son 2 yılda çıktığın 30 ya da 40 erkeği sayıp onlara muhabbetin gelişiminde ve özgüven konusunda katkıları yüzünden kısa ama sıkışık olmayan teşekkür notu verebilirsin. Şimdi saçını pratik edilmiş sıradanlıkla tarayıp aşağı inip saatin adamını yılların gaf ve hatalarından doğmuş gözlerindeki umursamaz parıldıyla karşılyorsun. Gitti artık o randevuların öğlen başladığı, bir boynunu kaşıyan gerginliğin acısıyla, ellerini kayganlaştıran ve üşüten terlerle, iştahını kesen ve stres içinde çocuğun gelmesinden yarım saat önce hazır beklemekten başka bir şey yaptırmayan günler. Ve şimdi bakıyorsun penceredeki yansımana ve koca burnuna rağmen düzgün görünüşlü uzun ve esnek esmer bir et parçasısın. Yıl ve yıl aynaya bakmaktan yansımana alıştığın için gülümsemen ağzında katılaşıyor. Yanağının birinde yağ bezesi olsaydı da ona da alışırdın. Yağmur yağmaya devam ediyor ve gün geçtikçe ilerliyor… ve sen sabah dörde kadar yazıp da bütün kalabilen bir insan değilsin, o yüzden dağılıp gidiyorsun.