Bukowski, Debord ve Dünyanın Sonunda Aşk

“Hurlements en faveur de Sade” adlı 1952 yapımı film bir ilanla başlar. “Aşk yalnızca devrim öncesi dönemde geçerlidir.” Debord burada aşk hakkında var mı ya da yok mu, iyi mi hoş mu gibi bir yorumda bulunmuyor. Mantıksal bir ifade belirtiyor. Aşkın bir fonksiyonu var ve bu fonksiyon belirli bir tarihi periyot içinde geçerli. Devrim öncesi dönem hala yabancılaşmanın var olduğu ve insanların bunun farkına vardığı fakat kırılmanın henüz yaşanmadığı, herkesin bu boğulma içinde yaşamaya devam ettiği dönemi kastediyor. İşte bu dönemde aşkın bir anlamı var. Göstergenin arzuyu, zamanı, gerçekliği biçimlendiriği bir zamanda aşk bir gerçeklik kazanıyor çünkü orası göstergenin müdahale edemeyeceği, yutamayacağı, insanların otantik bir tecrübe yaşayabileceklerini düşündüğü tek nokta. Aşk başka yerlere aktarılamayan, patlayamayan tüm devrimsel enerjinin buluştuğu yer oluyor. Bu yeri dolduran aşıklar, çiftler ve iki bireyin özel dramasıdır ama bu enerji yanlış bir yere yönlendirilmiş oluyor, yanlış bir yerde devrim gerçekleşiyor.

            Aşk göstergeyi yıkmıyor tam tersine onu stabilize ediyor. İnsanların en derin duygularını,gerçek deneyimlerini yaşayabilecekleri bir kale haline geliyor ve böylece kıyameti getirecek baskıyı dindiriyor. Bir ilişkide bulunmak hayatta hissettiriyor ki başka bir yerde ölü olmak başa çıkılabilir olsun. Aşk bir opiyat görevi görüyor böylece insanlar nefretini sisteme yöneltemeye gerek kalmadığını düşünsün. İşte bu yüzden göstergede aşk her yerde: filmlerde, reklamlarda, müzikte. Evet aşk para yapıyor ama onun haricinde arzuyu kolektiften bireysele yöneltemenin bir yolu oluyor. Yabancılaşmanın olmadığı bir toplumda bir kişinin sevgisinin her şeye bedel olması durumunun ortaya kalkacağını savunuyor Debord, çünkü öyle bir toplumda kapalı değiliz artık, anlam ve hararet her yerde var. Aşkın sahiplik üzerine kurulu olduğu bir dünya özel mülk etrafında şekillenmiş bir topluma dayanıyor. O dünyadan kurtulunca bu aşk kayboluyor; yerini aşk-sızlık almıyor, henüz ismi olmayan deneyimlenmemiş bir alternatif olageliyor.

            Bukowski bu devrim öncesi dönemi çok iyi temsil ediyor. Şiirleri hep dünyadan umudu kalmamış bu yüzden de tek gerçekliği aşkta, sekste bulan insanlarla dolu. Zaman durmuş, tarih hareket etmiyor; devrim öncesi dönem sadece dönem haline gelmiş ve şiirlerindeki kişiler hayatta olmalarının, hala insan olduklarını hissedebileceklerinin kanıtını aşkta buluyor. Bukowski devrimin asla gelmeyeceği bir resim çiziyor fakat bu resimde mutsuzluklar anlık hazlarından sonra devam ediyor. Bu özel alan bile yetersiz geliyor. Aradıklarını bulamıyorlar, pişman oluyorlar, yalnız hissediyorlar. Karakterler hep odalarında içkilerle, sigarayla, müzikle, Bukowski’nin ve kendilerinin arzularıyla hapis. Dışarıda bir yangın yok, her şey içeride yanıyor ve kendilerini bir keşiş gibi ateşin içine atıyorlar. Bu olguyu “Herkesle Yalnız” şiirinde çok iyi bir şekilde görebiliriz:

Et kemiği sarar

ve içine

bir beyin ve

bazen bir ruh konulur

ve kadınlar vazoları

duvarlara çarparak kırarlar

ve erkekler çok fazla

içerler

ve hiç kimse bulamaz

birini

ama aramaya

devam eder

yataklara sürüne sürüne

girip çıkarak.

et sarar

kemiği ve

et etten

fazlasını

arar.

.

.

.

kent meyhaneleri dolar

batakhaneler dolar

tımarhaneler dolar

hastaneler dolar

mezarlıklar dolar.

başka hiçbir şey

dolmaz.

Sonraki
Sonraki

Rimbaud - Ateşin Hırsızı